Üye Ol     Kullanıcı Adımı  /  Sifremi   Unuttum
    Video    |    Şiir    |    Forum    |    Yazar Olmak İçin Başvur    |    İletisim    |    Hakkımızda
 FACEBOOK'TA PAYLAŞ
Jazz Müzik Nedir ?
jazz müzik nedir
Yazar Ümit Binici   

Caz, ilk kez New Orleans'ta, 1900'ların başında gelişmeye başladı. Caz müziği, mavi notalar, senkop, swing, çoklu ritim, atışma, ve doğaçlama tekniklerini kullanır; Afrikalı amerikası ve batı müziği tekniklerinin harmanlanmasıdır. Bu müziğin dünya ile tanışması ise 1917 yılında Dixieland Jazz Band'in ilk plaklarının piyasaya çıkmasıyla olmuştur. Jazz yalnızca geçmişte değil, bugün dahi en çok sevilen ve popülaritesi gün geçtikçe artan müzik türlerinden biridir.

 

Köken

 

Cazın kökeni Eski Afrika - ruhani törenler, blues ve ragtime - ve batı dünyası geleneklerinden - Avrupa ordu bandoları- gelir. 19. yüzyıl'ın başında oluşmasından sonra caz stilleri yayılmaya, müzik akımlarını etkilemeye başladı. Caz kelimesinin kökeninin o dönemin argosundan geldiği düşünülmektedir. Caz Blues müziğin babasıdır. Önerilen anlamlar enerjik, ruhani ve titreşimdir.

Cazın ilk yıllarında en çok beslendiği akım bluesdur. Blues, Amerika'ya gelen köle afrikalıların halk müziğiydi. Bu tür de afrikadaki geleneksel müzikten kaynaklanmıştır. Bu nedenle caz, pek çok caz müzisyeni için Güney afrikalıların icat ettiği bir müziktir.

Ordu bandolarının müzik aletleri caz müziğinin en önemli enstrumanları olmaya başladı: nefesliler, üflemeliler ve vurmalı gitarlar. Geneli alaylı olan zenci müzisyenler, kendi ufak gruplarını kurmaya başladırlar. Gezici olan ve cenazelerde çalan bu gruplar, müziğin kısa sürede çok fazla kişiye ulaşmasını sağladılar.

Savaş sonrasında açılan siyahlara özel okullar ve sivil topluluklar daha fazla eğitimli müzisyen yetişmesine olanak sağladılar. Lorenzo Tio ve Scott Crabbe klasik Avrupa müzik eğitiminden geçen ilk caz müzisyenlerindendir. Eğitilmiş yetenekler, ürettiklerinin daha uzun ömürlü olmalarını sağlamış ve doğaçlama müziklerine katkıda bulunmuştur.

 
Ernst Alexandre Ansermet
Yazar Ast   

Caz tarihinin en çok satan kitabının (The Jazz Book) yazarı Joachim Ernst Berendt, caz hakkında ilk kitap yazan kişinin Belçikalı Robert Goffin olduğundan (1929), ilk caz yazısının/eleştirisinin de İsviçreli Ernst Alexandre Ansermet’nin kaleminden çıktığından (1919) bahsetmektedir bir yazısında. Her ikisinin de Amerikalı olmadığı ilginç gerçeğini bir yana ve nedenini araştırmayı da başka bir yazıya bırakırsak, ortaya şaşırtıcı bir sonuç daha çıkıyor: Her ne kadar ilk caz kitabının yazarı Robert Goffin, sıkı bir caz-sever olsa da, caz hakkında ilk ciddi yazının sahibi “cazcı” olmak bir yana, Stravinsky’nin

“Bahar Ayini” isimli eserini ilk seslendiren orkestrayı yönetmiş olan İsviçreli ünlü şef Ernst Alexandre Ansermet’den başkası değildir.
1919 yılında İsviçreli Orkestra şefi Ernst Ansermet, Sergei Diaghilev’in “Ballets Russes”u ile birlikte Londra’da bulunurken, Amerika Birleşik Devletleri’nden Britanya’ya konser vermek üzere gelmiş olan Will Marion Cook yönetimindeki “Southern Syncopated Orchestra”yı ve yetenekli klarinetçileri (daha sonraları soprano saksofona geçen) Sidney Bechet’yi dinleme fırsatını bulur. Duyduğu müzikten çok etkilenen Ansermet bu deneyimi hakkında bir makale yazar. “Bir Zenci Orkestrası Üzerine” başlığı ile 1919 yılında İsviçre’de “Revue Romande” da yer alan bu yazı, daha sonra, iki dilde basılan ünlü Fransız dergisi “Jazz Hot” da da yayımlanmıştır.

Makale, cazın klasik müzik sanatçıları üzerindeki etkisini açıkça ortaya koyması, klarinetçi Sidney Bechet’nin olağanüstü yeteneğini erkenden farketmesi ve cazın uluslararası çaptaki kabulunu ve yaygınlığını öngörmesi açısından Avrupa Caz Tarihinin en önemli ve bilinen dokümanlarından biri olmuştur.

ABD Kongresi’nin, caz’ı “bireysel ifadenin mükemmel bir modeli” ve “nadir ve çok değerli bir Amerikan ulusal hazinesi” olarak tanımlayan kararnameyi kabul etmesi çok eskilere uzanmaz..bahsettiğimiz 1987 yılıdır! Amerikalıların, yıllarca “zenci müziği” diye burun kıvırdıkları ve bir türlü “Amerikan Müziği” olarak kabul edemedikleri cazı, Ansermet’nin -hem de 1919’da- nasıl doğru bir şekilde teşhis ettiği okurlara parmak ısırtır: “Bu yazı Afrikalı zenciler üzerine değil, yaygın olarak “rag” diye tanınan müzik stilini yaratan ve Amerika’nın güney eyaletlerinde yaşayan zenciler hakkında bir yazıdır. Rag, ritm ve senkop üzerine kurulmuş bir müziktir. Rag müziği Avrupa’ya ilk kez “cake-walk” step ve foxtrot, kısaca “rag-time” altbaşlığı ile anılan tüm Amerikan dans ve şarkılarıyla birlikte gelmiştir. Amerika, kendilerini rag-time’a adamış bir sürü küçük enstrümantal topluluklarla doludur ve eğer “ulusal müzik” denilen şey, o insanların popüler müziği ise, o zaman rag-time’ın da Amerika’nın gerçek ulusal müziği olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Bern ve Lozan arasında trenle yaptığım bir yolculuğu hatırlıyorum da, yolcular arasında bir grup genç Amerikalı vardı. İçlerinden birisi rag-time mırıldanmağa başladı, diğerleri hemen ellerini ahşaba vurarak ritm tutmaya başladılar.. aynen İsviçrelilerin yabancı bir ülkedeyken vatan özlemiyle ‘yodel’ söylemeleri gibi..bugün rag-time Avrupa’yı fethetmiştir; hangi şehirde olursa olsun, bizler caz adı altında çalınan rag-time’la dans ediyoruz. … Rag-time, “akademik” müziğin –başka bir isim bulamadığım için bu terimi kullandım- alanına da girmekte: Stravinsky pek çok eserinde malzeme olarak kullandı, Debussy şimdiden bir “cake-walk” besteledi bile, ve Ravel’in de zaman geçirmeden bize bir foxtrot armağan edeceğinden eminim.” Ansermet haklı çıkmıştır yine; Darius Milhaud’nun “La Creation Du Monde”u (1923), Copland’in “Music For the Theater”ı (1925) ve “Piyano Konçertosu” (1926), Ravel’in “Keman Sonatı” (1923-27), Constant Lambert’in “Rio Grande”si (1927) ve “Piyano Sonatı” (1928-29), Kurt Weill’in “Üç Kuruşluk Operası” (1928) gibi caz müziğinden etkilenerek bestelenen daha nice klasik müzik eserleri ortaya çıkmıştır bu yazıyı takip eden birkaç yıl içinde.

Şef, Londra’da dinlediği müzikten o kadar etkilenir ki, bu müziğin Avrupa çapında yaygınlaşmasını ümit eder. Çünkü Avrupalı müzisyenler bu müzikten çok “istifade edeceklerdir” “…Ama şu aralar Londra’da “Southern Syncopated Orchestra” adında, zenci ırkından otantik müzisyenlerin oluşturduğu bir topluluk var. Enstrümantalistler ve şarkıcılar eskiyle yeniyi, iyiyle kötüyü harmanlayarak bize sanatlarını en karmaşık şekliyle takdim ediyorlar. Umarım bundan sadece Britanya metropolü istifade etmez.”

Ansermet, bu yeni müzisyenleri sahnede izlediği zaman farklı tavırları ve çalışları karşısında duyduğu şaşkınlığı saklamaz: “Southern Syncopated Orchestra’nın en çarpıcı yanı şaşırtıcı mükemmeliyeti, muhteşem zevki ve çalışlarındaki şevktir. Bu müzisyenler, samimi ve açık yürekli olmayı kendilerine görev mi edinmişlerdir, muhakkak tamamlamak istedikleri bir misyonları mı vardır, görevlerinin “asaleti”ne kendilerini ikna mı etmişlerdir,…açıkçası bir fikrim yok. Hatta onlara hayat veren, harekete geçiren herhangi bir fikir veya inancın bile varolup olmadığını bilemiyorum, ama sevdikleri müziği çok iyi biliyorlar…çalarken büyük keyif aldıkları aşikar… dinleyicilere de dayanılmaz bir itici güçle sunuyorlar..bu öyle bir haz ki onları sürekli olarak kendilerini aşmalarına, ortamlarını zenginleştirmelerine ve geliştirmelerine zorluyor.”
Ve nihayet ’kompoze edilmiş’ eserleri yönetmeye alışmış bir orkestra şefinin kaleminden çok samimi bir doğaçlama tanımı: “….Genelde notasız çalıyorlar, bazen notaları olsa da bu sadece genel gidişi belirleyici oluyor. İkinci kez de tamamen aynı şekilde çaldıkları çok az parça var dinlediğim kadarıyla. Öyle sanıyorum ki, bir üyesi oldukları topluluğun onlara atfettiği “sound”un ve enstrümanlarının o parçadaki rolünün bilincinde, belli bir yönde ve bazı sınırlar çerçevesinde canları nereyi çekerse oraya gidiyorlar..çaldıkları müzik onları öyle zaptediyor ki, kendilerini adeta dans etmekten alıkoyamıyorlar ve sonuçta herşey bir gösteriye dönüşüyor…hele bazen çaldıkları parçanın temposunu aniden yarı yarıya düşürüyorlar ama bunu iki misli yoğunluk ve “figürasyon”la yapıyorlar..işte o zaman acaip bir şey oluyor..sanki muazzam bir rüzgar aniden bir ormanı süpürmeye başlıyor veya birdenbire bir kapı açılıyor ve vahşi bir orji ile karşı karşıya kalıyorsunuz..”

“…Onları yöneten ve bir araya getirilmelerinden sorumlu olan müzisyen Bay Will Marion Cook, tüm bunların yanısıra ayrıca her bakımdan gerçek bir usta. Yönetirken seyretmekten daha fazla zevk alacağım başka hiç bir orkestra şefi olmadığını söyleyebilirim…” Kendisi de ünlü bir orkestra şefi olan ve Avrupa’da pek çok önemli şefi izlemiş olan Ansermet’nin Will Marion Cook için cömertçe sarfettiği bu sözler, belki de ona ‘vahşi bir orji’ ortamında oldukları izlenimini veren ve adeta ‘çaldıkları müzik tarafından zaptedilmiş’ müzisyenleri sahnede bir arada tutabilmesinin bile muazzam bir başarı olduğunu düşünmesinden ileri gelmiştir..kimbilir!

Blues’un caza hayat veren en önemli unsurlardan biri olduğunun bilincinde, Ansermet bu müziği şöyle tarif eder: “…Zencinin hüznünün başladığı yerde- evinden, annesinden, sevgilisinden uzak olduğu anlarda- blues belirir. İşte o zaman aklına gelen bir motif veya tercih ettiği bir ritmi düşünerek trombonunu, kemanını, banjosunu, klarinetini veya davulunu çalmaya ya da şarkı söylemeye başlar, o da olmazsa sadece dans eder ve seçtiği motif üzerinde hayalinin derinliklerine iner. Böylece o hüzün giderek yok olur..işte blues budur.”

Ansermet, yıllar öncesinden Sidney Bechet’nin dahi bir müzisyen, bir virtüöz olduğu tespitini de yapıyor: “İşte bu bahsettiğim Southern Syncopated Orchestra’da olağanüstü bir klarinet virtüözü var. Kendisi görebildiğim kadarıyla klarinet için mükemmel blues’lar besteleyen biri olarak ırkının da ilki olma özelliğini taşıyor…” İsviçreli Şef, Bechet’nin müziğiyle kendinden geçmiştir, bu müziğin yepyeni bir tarz olduğunu düşünmektedir. İşin aslı; Bechet’nin o konserde çaldıklarının –‘Characteristic Blues’ isimli parçasının da olduğu gibi- popüler New Orleans tarzı şarkılar olduğundan –‘Shake It & Break It’ gibi standartlardan esinlenen bir takım blues efektleri ve klarinet ‘sound’larından oluştuğundan- habersizdir:.”.. Kendisinden böyle iki parça dinledim…her ikisi de yaratıcılıktaki zenginlikleri, güçlü vurguları, yepyeni ve en beklenmedik şeyleri ortaya koymadaki cüretleri açısından aynı derecede hayranlık vericiydi. Daha şimdiden, yeni bir stili müjdeliyorlardı ve Bach’ın ikinci Brandenburg konçertosu gibi ters ve acımasız bir şekilde biten, insanı sürükleyen, beklenmedik, hırçın bir yapısı vardı. Bu dahi sanatçının adını kaydetmek istiyorum çünkü hiçbir zaman unutmayacağım – Sidney Bechet.”

Ansermet, Bechet’nin bir virtüöz olarak önemini çok erken farketmekle kalmamış, hatta onu Haydn ve Mozart gibilerin yolunu açan kişilerle kıyaslamış ve “cazın ilerdeki unutulmaz isimlerine de yolu Sidney Bechet açacaktır” demeye getirmiştir: “Bugün sık sık geçmişimizi tarayarak sanatımızı borçlu olduğumuz kişileri -besteledikleri anlamlı dans melodileri ile bir bakıma Haydn ve Mozart’ın yolunu açmış 17. ve 18. yüzyılda yaşamış müzisyenler- bulmaya çalışırken, bu beyaz dişli ve dar alınlı şişman zenciyle tanışmak insanı ne kadar duygulandıran bir şey!.” Bu deneyimin Ansermet’nin ilk caz deneyimi olduğu düşünülürse, (King Oliver, Jelly Roll Morton, Louis Armstrong ve Johnny Dodds gibi New Orleans devlerinin kayıt stüdyolarına girmelerine bile en az bir kaç yıl daha varken) Orkestra Şefi’nin ne kadar ileri görüşlü olduğu ortaya çıkar.
Bechet’yi dinledikten sonra, kaleme aldığı bu ilginç yazıyı Ernst Ansermet şöyle bitirmiştir: “..Yaptıklarını beğenenlerin olması onu belli ki çok mutlu ediyor. Ama sanatıyla ilgili tek bir şey bile söylemeye muktedir olmayan, ancak “kendi yolunda” giden biri bu..ama bir de şöyle düşünün, ya onun “kendi yolu” yarın tüm bir dünyanın üzerinde swing yapacağı otoban ise…”

My biSgen

 
love
Yazar Ümit Binici   

JavaScript is disabled!
To display this content, you need a JavaScript capable browser.

 
New Age -Smooth Jazz -Acid Jazz
Yazar Ümit Binici   

NEW AGE

 

New Age

1980′li yıllarda yeni bir müzik türü ortaya çıkmıştır ve bunu kategorize etmekte güçlük çeken müzik dükkanları, bu müziği klasik ve rock müzikten ziyade caza yakın bularak caz kategorisinde satmaya başlamıştır. Söz konusu tür kendine özgü bir kategori ismine kavuştuğu andan sonra bile çoğu kişi bu müziği caz olarak nitelemeye devam etmiştir.

Her ne kadar bu müzik türü doğaçlama tekniğini yöntemlerinden biri olarak kullansa da caz ile arasındaki ortaklık bu noktadan öteye geçmemektedir. Bu müzikte “swing” yoktur. Aslında bu müziğin ritmleri cazdaki swingin yol açtığı gerilime yol açmayacak şekilde bilinçli olarak düzenlenmiştir. Armoni disonant değildir. Tonal nitelikleri yumuşak ve düzgündür. Genellikle aynı akor ya da mod tüm bir parça boyunca varlığını sürdürür. Ses seviyesi genellikle yüksek değildir ve değişimler de sık değildir. Bu müzik türünde eser verenler öncelikle Steve Reich, Lamonte Young, Terry Riley ve Philip Glass gibi modern klasik bestecilerden etkilenmişlerdir. Adı geçen besteciler ise Gregoryen şarkı müziğinden, rüzgar, dalga gibi doğal olayların seslerinden ve klima makinasının monoton uğultusu gibi endüstriyel seslerden etkilenmiştir. Bu besteciler müziği en basit malzemelere ve etkinliğe indirgedikleri için yaptıkları müzik “minimalizm” olarak isimlendirilmiştir. Yaptıkları müzik 1970′lerdeki eşliksiz Keith Jarrett doğaçlamalarını, ya da Jarrett’a esin kaynağı olan Claude Debussy ve Maurice Ravel gibi izlenimci bestecilerin eserlerini andırmaktadır zaman zaman.

The Paul Winter Consort ve Oregon gibi gruplar bu tür müzik yapmıştır. Arp ustası Andres Vollenweinder 1980′li yıllarda yaptığı benzer müzikle popüler olmuştur. Piyanist George Winston ise kısmen Keith Jarrett’in uzun doğaçlamalarından esinlenerek albümler yapmış ve bu albümler milyonlarca satmıştır, konser salonlarını doldurmuştur. Bu müzik “new age” olarak nitelendirilmiştir.

Smooth Jazz

1980′li yıllarda New Age yayını yapan radyolar yavaş yavaş daha çok davul duyulabilen, bas gitara yer veren ve saksofon da içeren bir müzik türüne yer vermeye başlamıştır. Bu, biraz daha rafine ve ses seviyesi düşük funk müziktir. Bu müzikte ana caz tarzlarının yoğunluğu yoktur. Doğaçlama olarak yapılan sololar çok stilizedir. Pek çok dinleyici bu müziği tercih etmiştir çünkü kulağa hoş gelmektedir, dinlemesi ve gerektiğinde de duymamazlıktan gelmesi kolaydır. Pek çok caz türünün kolay dinlenebilen şekli vardır ve “smooth jazz” da “fusion” türünün kolay dinlenebilen şeklidir.

Bu türde eser vermiş müzisyenler arasında piyanist Bob James, gitarist Lee Ritenour, Larry Carlton, Earl Klugh ve George Benson gibi caz ustaları da vardır. Söz konusu müzisyenler görüldüğü gibi zaman zaman, çalabilecekleri karmaşık ve uzun doğaçlamaları bir yana bırakıp daha basit ve melodik doğaçlamaları tercih etmişlerdir. Bu sayede daha geniş kitlelere ulaşmaları mümkün olmuştur. Bu sayede yaşamlarını müzikle kazanmaları da kolaylaşmıştır.

1990′lı yıllarda iyice gelişen “smooth jazz”, radyolarda popülaritesi en çok artan tür haline gelmeye başlamıştır. Türün en meşhur saksofoncuları Grover Washington Jr., Kenny G. ve Najee olmuştur. Bunları taklit eden pek çok müzisyen de yetişmiştir. 1986 ile 1995 yılları arasında Kenny G.’nin bazı albümleri milyonlarca kopya satmıştır. Başka bir deyişle bu müzisyenin tek bir albümünün satışı Charlie Parker ve John Coltrane gibi iki caz ustasının tüm albümlerinin toplam satışlarının üstündedir. Pek çok müzisyen tarafından Kenny G.’nin müziği işin özüne yönelik olmaktan çok bir süsleme gibi görülse de söz konusu müzik ve smooth jazz Amerikali dinleyicilerin büyük bir kısmı için 1980 ve 90′lı yıllar boyunca caz anlamına gelmiştir.

Acid Jazz

“Acid Jazz” terimi 1987 yılında İngiliz DJ’ler Gilles Peterson ve Chris Bangs tarafından hafta sonu boyunca süren ve her odada ayrı bir müzik çalınan bir parti esnasında ortaya atılmıştır. Bu partideki odalardan birinde Detroit ve Chicago kökenli “house music” çalınmaktaydı ve söz konusu müziğin amaçlarından biri de “ecstasy”, LSD olarak anılan ve “acid” takma ismi ile de tabir edilen kimyasal maddeleri alan insanlara eşlik etmek idi. Odalardan birinde caz çalındığını belirten Peterson partiye katılanlara “yeterince ‘acid house’ aldınız, şimdi de size biraz ‘acid jazz’ vereceğiz” dedi. Başlangıçta şaka yollu kullanılan bu terim kısa sürede eski caz müziklerini modern dans müziği ile birleştiren DJ’ler tarafından tutuldu. Gilles Peterson ve diğer bazı İngiliz DJ’ler özellikle 1960′lı yıllarda Art Blakey, Horace Silver, Lou Donaldson, Herbie Hancock ve Grant Green gibi müzisyenlerce Blue Note ve Prestige firmalarından çıkmış olan funky hard bop kayıtlarını çok tutuyorlardı. Daha sonra Gilles Peterson Acid Jazz isimli bir firma kurdu ve bu firmadan albüm çıkaran müzisyenler türü belirledi. 1930′lu ve 40′lı yılların swing türü gibi asit caz da öncelikli olarak dans müziği idi. Daha sonra bu müzik kendine “smooth jazz” yayını yapan radyolarda da yer buldu.

 

 

 
Jazz-Rock Fusion Akımı
Yazar Ümit Binici   

 

jazz rock fusion

Jazz-Rock Fusion Akımı

Swing döneminden sonra en çok popüler olmuş caz akımı “jazz-rock fusion” olarak nitelendirilir. Değişik türleri birleştiren bu caz akımı 1970′li yıllara damgasını vurmakla kalmamış, aynı zamanda 1980′li ve 1990′lı yıllarda müzik piyasasında başlıbaşına bir kategori teşkil etmiştir.

Bu akım içinde yer alan yüzlerce müzisyen vardır, ancak ön planda Miles Davis, Larry Coryell, John McLaughlin, Joe Zawinul, Jaco Pastorius gibi isimler sayılabilir.

Dönemin Özellikleri

Caz, Rock ve Funk Arasındaki Temel Farklar

Caz denilen müzik türü, hangi dönemi ele alınırsa alınsın rock ve funk türlerinden ayırd edilebilir çünkü rock ve funk müzik türünde:

  • müzikal ifadeler daha kısadır
  • akor değişimleri daha azdır
  • melodiler daha basittir
  • armoni daha basittir
  • doğaçlama, özellikle de eşlikçilerin doğaçlamaları daha kısadır
  • aynı melodi daha sık tekrar edilir
  • davul kalıpları daha basit ve tekrarlıdır
  • bas kalıpları daha vurgulu ve tekrarlıdır

Rock ve funk performansları esnasında pek çok şey önceden ayarlıdır, cazda ise durum böyle değildir. Caz, her yeni çalışta soloların doğaçlanmasını gerektirmekle kalmaz aynı zamanda bu soloya eşlik eden müzisyenleri de doğaçlama yapmaya zorlar. Bir parçanın iki çalınışının birebir aynı olması, doğaçlamadan kaynaklanan farklılıklar içermemesi cazda pek rastlanan bir durum değildir.

Caz türünü rock ve funktan ayıran bir başka faktör de ritm duygusudur. Cazdaki ritm duygusu esnekliği ve rahatlığı vurgularken rock türünde yoğun ve sert bir ritm esastır. Bir başka ayrım ise kendini tercih edilen enstrümanlarda gösterir. Cazcılar daha çok akustik enstrümanları tercih ederler ve bol efektli ses yükseltici sistemleri tercih etmezler.

Her ne kadar caz, rock ve funk türleri, iş şarkıları, blues, gospel gibi ortak bir kökten gelseler de müzik evriminde vardıkları nihai noktalar farklıdır. Mesela caz formel Avrupa konser müziğini esas alır, vokaller ağırlıklı değildir yani temelde enstrümantal müziktir. Kimi zaman radikal 20. yy. senfonik müziği kadar sıradışı olabilir. Rock ve funk müzik türleri ise genellikle vokallere ağırlıklı olarak yer verirler ve temel beste şekillerinden çok uzaklaşmazlar. Süreç içinde rock ve funk çok geniş kitlelere ulaşırken caz daha çok klasik oda müziğine benzer bir statüye sahip olmuştur çünkü dinleyicisi rock ve funk’a kıyasla daha azdır ve belli bir uzmanlık seviyesindedir.

1950′li yıllardan önce blues ve gospel müzikleri daha çok zenciler tarafından icra edilen ve yine zenci kitleyi hedef alan müzik kategorisinde popülerdi. 1920′lerdeki Bessie Smith’ten 1940′lardaki Louis Jordan’a dek pek çok sanatçı “ırk kaydı” olarak da isimlendirilen bu tip kayıtlar gerçekleştirmiştir. 1949 yılında ise bu popüler müzik kategorisi yeni bir isme kavuşarak “rythm and blues (R&B)” adını almıştır ve bu müzik türü rock and roll üzerinde etkili olmuştur. R&B türüne ek olarak, rock müziği batı swing’inden de etkilenmiştir. Rock müziğinin pek çok farklı türe dayanması sonucu ortaya çıkan gelişiminde, R&B’ye kıyasla caz türüne daha uzak durduğu söylenebilir.

Dönemin Önde Gelen İsimleri

Caz-Rock Öncüleri

1960′lı yıllardaki caz-rock öncüleri arasında ’66 yılında gitaristliğini Larry Coryell’in üstlendiği Free Spirits, ’67 yılındaki vibraharpist Gary Burton’ın dörtlüsü gibi gruplar sayılabilir. Ancak en büyük popülariteyi kazanan bu gruplar değil de Blood, Sweat & Tears adlı grup olmuştur. Sekiz elemanlı bu grubun vokal tarzı James Brown ve Ray Charles karışımı olup, nefesli sazlar da gene adı geçen sanatçıların gruplarındaki nefesli düzenlemelerini andırmaktadır. Bir başka meşhur grup da 1968 yılındaki Chicago grubudur. Yedi kişilik bu grup solo vokallere ve geç 1960 Motown dönemi tarzında trompet, trombon ve saksofon düzenlemelerine yer vermiştir. Adı geçen gruplar ve benzerleri dönemin gazetecileri tarafından “caz-rock” grupları olarak nitelenmiş ve çok yüksek albüm satışları ile dikkat çekmişlerdir.

Miles Davis

Miles Davis1964-1968 arasındaki Miles Davis Quintet, mevcut caz tarzlarına pek çok katkıda bulunmasının yanı sıra, funk ve rock müzik araçlarını caz ile birleştiren ilk ve en önemli gruplardandır. Davulcu Tony Williams ve basçı Ron Carter’ın çalışları sonucunda grubun “sound”u rock ritmlerini andırır hale gelmiştir. 1968 yılında hazırlanan “Filles de Kilimanjaro” albümü grubun cazdan uzaklaşmaya başladığının bir göstergesidir. Bu albümde sadece elektrikli piyano ve bas gitar kullanılmakla kalmamış, aynı zamanda davullar keskin ve sıkı bir şekilde çalınarak geleneksel caz davulundan uzaklaşılmıştır.

Bundan sonra grubun çıkardığı iki albüm 1970′li yıllardaki modern cazın rotasını çizmiştir. Bu albümler “In A Silent Way” ve “Bitches Brew” isimini taşımakta olup ikisi de 1969 yılında kaydedilmiştir. Bu albümde pek çok müzikal yaklaşım bir araya gelmiş ancak baskın olan tarz caz ve funk karışımı olmuştur. Albümlerin melodik yapısı ağırlıklı olarak Wayne Shorter’ın “Nefertiti”sindeki yapıyı andırmaktadır ve Bitches Brew albümünde de Shorter’ın “Sanctuary” melodisi kullanılmıştır.

In A Silent Way, Miles Davis’in piyanist besteci Joe Zawinul ile önemli ortaklığının başlangıcı olarak kabul edilebilir. Joe Zawinul 1960′lı yıllarda Cannonball Adderley Quintet ile çalışmış ve daha sonra besteleri, düzenlemeleri ve klavye çalışı ile Davis’in grubunun yeni tarzında epey etkili olmuştur. Zawinul’un Davis’in kariyerinde oynadığı rol 40′lı ve 50′li yıllarda Gil Evans’ın, “Kind of Blue” döneminde Bill Evans’ın ve 64-69 döneminde de Wayne Shorter’ın oynadığı role benzetilebilir.

Miles Davis, grubu ile pek çok yeniliğe imza atarken kendi trompetine de radikal bir şekilde yaklaşmıştır. Enstrümanını her zamanki gibi akıcı bir şekilde çalarken aynı zamanda amplifikatöre bağlamış ve çeşitli elektronik aygıtları da kullanarak bir tür yankı etkisi elde etmiştir (Exchoplex isimli cihazın etkisi Bitches Brew albümüne ismini veren parçada açıkça duyulabilir). Bunlara ek olarak trompetinin tonu ve ses rengi ile de oynayan Davis bu iş için wah-wah pedallarından faydalanmıştır (Live-Evil albümündeki Sivad isimli parçada bu etkiyi duyabilirsiniz). Kimi zaman tıpkı bir rock gitaristi gibi vahşice çalarken kimi zaman da “Porgy and Bess” ve “Sketches of Spain” albümlerinde olduğu gibi yumuşak ve hüzünlü bir ton kullanmıştır.

Miles Davis’in adı geçen grubu ile gerçekleştirdiği performanslar daima yüksek tempolu bir havanın hakimiyetinde olmuştur ancak müzisyenlerin kalitesi ve icra edilen müziğin karmaşıklığı bu grubu dönemin rock gruplarından ayırmıştır. Davis’in Jimi Hendrix ve Billy Preston gibi cazcı olmayan müzisyenlere hayranlığı da bilinmektedir.

Miles Davis ve 80′li Yılların Formülü

80′li yılların ortasından sonuna dek gerçekleştirilen Davis kayıtları zaman zaman Robert Irging III ve Marcus Miller tarafından hazırlanan, doğaçlama içermeyen eşliklere dayanır. Davis, trompetini bilgisayarlı synthesizer cihazlara bağlamış ve çeşitli ses etkileri elde etmiştir. Genellikle uyguladığı formül gitarlarda bir Jimi Hendrix , saksofonlarda da bir John Coltrane takipçisini kullanmak olmuştur. Böylece istediği zaman parçalara ateşli sololar katmakta sıkıntı çekmemiştir. Bu karışımın üstüne elektronik klavye sesleri eklenmiştir ve davullarda da funk tarzında çalış kullanılmıştır. Bu dönemdeki eserler sıkı bir şekilde düzenlenmiş olup çok fazla serbestlik ya da cesaret taşımazlar. Yine de Miles Davis’in enerjik müziği çağdaşı olan pek çok müzikten kolayca ayırd edilebilecek durumdadır.

John McLaughlin

John Mclaughlin1942 doğumlu İngiliz virtüöz gitarist John McLaughlin 50′li yılların sonundan itibaren İngiliz rock ve caz gruplarında aktif olarak çalmaya başlamıştır. ABD’de tanınması ise davulcu Tony Williams’ın Lifetime grubu ve Miles Davis ile birlikte çalıştığı 1969-1971 yılları arasında gerçekleşmiştir.

McLaughlin’in en önemli özelliği enstrümanındaki yüksek hakimiyeti olmuştur ve bu da onu Wes Montgomery’den bu yana gelmiş geçmiş en meşhur caz gitaristlerinden biri yapmıştır. Bununla birlikte McLaughlin’in gitar tonu alışılmış gitar tonundan bir hayli farklı olup daha çok rock gitaristlerinin tercih ettikleri ses rengini andırmaktadır. McLaughlin sık sık wah-wah pedalları ve faz kaydırıcılar kullanarak gitarının tonunda değişiklikler yapmıştır. McLaughlin’in tarzının Charlie Christian, Wes Montgomery ve Kenny Burrell gibi ustalarınkinden farklı olduğu söylenebilir. Ayrıca Jim Hall’da duymaya alıştığımız yumuşak lirik doğaçlamalar da söz konusu değildir.

McLaughlin’in kullandığı uzun ve karmaşık onaltılık nota dizileri Coltrane tarafından kullanılan benzer yapıları çağrıştırmaktadır. Bu bakımdan gitaristin, bop geleneğinden çok 1960′ların Coltrane tarzı doğaçlamalarına yakın olduğu söylenebilir. Adı geçen iki sanatçı da geleneksel Hint müziği üzerine çalışmış ve solalarını bu müzikteki makamlarla temellendirmekten zevk almışlardır.

Kendi grubu “Mahavishnu Orchestra” ile 1971 yılında kaydettiği “Inner Mounting Flame” ve 1972 yılında hazırladığı “Birds of Fire” albümlerinde gitaristin davulcu Billy Cobham, bas gitarist Rick Laird ve elektrik piyanoda Jan Hammer ile karşılıklı etkileşimi çok yüksek seviyededir. Pek çok dinleyicinin ortak görüşüne göre bu albümler grup içi karşılıklı etkileşimin ve caz-rock doğaçlamalarının doruk noktasıdır. Sıradışı bu albümlerden “Birds of Fire” 1973 yılında Billboard listelerinde 15. sıra gibi çok yüksek bir yere yükselmiştir. Pek çok başarılı kabul edilen caz albümünün 200. sıraya bile çıkamadığı düşünülecek olursak söz konusu durumun etkileyiciliği daha iyi anlaşılabilir. Dinleyicilerin çoğunluğuna göre McLaughlin önderliğindeki bu grup gelmiş geçmiş en büyük caz-rock “fusion” grubudur.

Larry Coryell

Larry CoryellGitarist Larry Coryell’in önemi oturmuş caz tarzları ile country, blues ve rock gibi türleri kaynaştırma konusunda ilk denemeleri gerçekleştirmiş olmasından gelmektedir. Bu denemelere daha 1960′lı yılların ortalarında girişen Coryell davulcu Chico Hamilton ve vibraharpist Gary Burton ile çalışmıştır. 1967 yılındaki “Duster” albümü Coryell’in rock tınılarını yansıtan pek çok solo bölümü içerir.

Ancak Coryell bir rock gitaristi değildir. Chico Hamilton ile çalıştığı günlerden itibaren izlediği çizgiye dikkat edilecek olursa hayalgücü yüksek ve teknik ustalığı gelişmiş bir caz gitaristi olduğu anlaşılabilir. Coryell’in çalışı McLaughlin’inkinden farklıdır, sololarında daha çok çeşitliliğe yer vermiştir, caz köklerine daha çok bağlıdır. Bütün bu kıyaslamaların kolayca ve kesin dille yapılabilmesinin sebebi McLaughlin’in Coryell’in “Spaces” isimli albümünde çalmış olmasıdır. Bu albüm kayıtları esnasında iki gitaristin de yaratıcılık ve teknik olarak en üst noktada olduklarını hatırlamakta fayda vardır.

Josef Zawinul

Josef Zawinul1932 yılında Viyana’da doğan piyanist besteci Joe Zawinul 1959 yılında ABD’ye yerleşmiştir. İlk çıkışını saksofoncu Cannonball Adderley önderliğindeki orkestralarda 1961-1970 yılları arasında gerçekleştirmiştir. Adderley’in grubunun en meşhur funk parçaları “Mercy, Mercy, Mercy” ve “Walk Tall”da Zawinul’un imzası vardır. Bundan sonraki önemli başarıyı ise 1969 yılında, “In a Silent Way” adlı parçası Miles Davis tarafından aynı isimli albümde kullanıldığında yakalamıştır. Davis buna ek olarak yine Zawinul’a ait olan “Pharaoh’s Dance” isimli besteyi “Bitches Brew” albümünde kullanmış ve adı geçen albümlerde Zawinul’u şef aranjör olarak görevlendirmiştir.

Joe Zawinul, 1971 yılında Weather Report grubunu kurmuş ve grupla birlikte ürettikleri 1977 yılına ait “Heavy Weather” albümü dünya çapında 500.000 adet satarak Altın Albüm kategorisine girmiştir. Albümdeki önemli parçalardan biri de “Birdland”dir ve besteci bu besteyi yaparken Count Basie Orkestrası’nın New York’taki caz kulübü Birdland’de sergilediği performanslardan esinlenmiştir. Adı geçen parça diskoteklerde de çalınmış, Maynard Ferguson orkestrası ve Manhattan Transfer vokal grubu tarafından da yorumlanmıştır.

Zawinul caz içinde elekronik enstrumanların kullanılmasına öncülük etmiştir. Adderley’in 1966 yılına ait “Mercy, Mercy, Mercy” kaydında Wurlitzer elektrik piyano çalmıştır ve tur esnasında da Fender Rhodes elektrik piyano kullanmıştır. Daha önce Ray Charles ve Sun Ra tarafından da kullanılan elektrikli piyano Zawinul’a gelene dek pek yaygınlık kazanmamıştır.

1970′li yılların önemli bestecilerden olan Zawinul’un yaratıcılığı 1950′li yıllardaki Charles Mingus ve 1940′lı yıllardaki Duke Ellington ile kıyaslanabilir. 70′lerdeki herhangi bir caz bestecisinden çok daha çeşitli melodi ve eşlik ritmi oluşturmuştur.

Weather Report

Cannonball Adderley Quintet’ten 1971 yılında ayrılan Zawinul saksofoncu Wayne Shorter ve basçı Miroslav Vitous ile bir araya gelerek Weather Report isimli grubu kurmuş, cazda yeni doğaçlama yöntemleri üzerine çalışmaya başlamıştır. Weather Report çok farklı müzik tarzlarını kaynaştırmaya çalışmıştır.

Miroslav Vitous melodik doğaçlama konusunda eşsiz yeteneğe sahip basçılardan biridir. Bu yeteneği onu Paul Chambers ve Scott LaFaro gibi basçılarla aynı klasmana sokmaktadır. Aynı zamanda yaylı basta da usta olan Vitous’un parçalı melodik cümleleri, yaylı bası derin bir tonlama ile çalışı ve türler arasında rahatça gezinebilmesi Weather Report grubuna çok şey katmıştır. Yeri geldiğinde ön plana çıkan bası yeri geldiğinde diğer grup üyelerine kusursuz olarak eşlik etmiştir. Vitous’un çalışı hiçbir zaman “yetenekli bir müzisyenin gösterişçiliği”ne saplanıp kalmamıştır. Weather Report’un müziğinin en önemli karakteristiği geleneksel enstrümanların geleneksel olmayan şekillerde kullanılması olmuştur. Vitous normal eşlikçi bir basçı gibi davranmamış, davulcu standart ritmlerle eşlik etmemiş, piyanist Zawinul’un saksofoncu Shorter ile etkileşimi alışılmışın dışına çıkmıştır. Weather Report’un caz tarihi içindeki önemini birkaç madde ile sıralamak gerekirse şunları yazabiliriz:

  1. İlk üç albümleri:
    • kolektif doğaçlamaya yeni bir boyut katmıştır
    • söz konusu doğaçlama ritm ve ton bakımında bir hayli zengindir.
    • doğaçlamaları alışılmış caz solo kalıplarının ötesine geçmiş ve geniş kitlelere hitap edebilmiştir.
  2. Grup basçıları bop dönemindeki basçı rolünün ötesine adım atmıştır
  3. Grup, diğer pek çok “fusion” grubundan daha fazla doğaçlamaya dayanmıştır
  4. Vokal kullanmadan kitlelere hitap edebilen ilk “fusion” gruplarındandır
  5. Caz dünyasının dev isimlerini bir araya getirerek bunların bestecilik ve doğaçlama alanında katkılarını özgürce sunabildikleri bir platform yaratmıştır.

Jaco Pastorius

Jaco Pastorius1976 yılında Jaco Pastorius basçı olarak Weather Report grubuna katılmıştır. Zawinul, bu yetenekli basçıdan genellikle dört farklı şekilde faydalanmıştır: Öncelikle standart bas yürüyüşleri. Sonra “tekrarlı olmayan, etkileşimli yaklaşım”. Bu tarzda çalan bir basçı çok dikkatli şekilde grup elemanlarının o anda neyi çalacağını tahmin etmek durumundadır. Pek çok notayı es geçmeli ve ancak en uygun zamanda çalmalıdır ki bu da bir hayli yüksek hayalgücü gerektirir. Üçüncü çalış tarzı “funk bas” olarak nitelendirilen tarzdır ve yüksek derecede senkoplu, staccato notalarla oluşturulan tekrarlı bas figürleri ile kurulur. Weather Report’taki tüm basçıların üstlenmeleri gereken nihai ve dördüncü görev ise solo çalmaktır ancak Pastorius gruba katılana dek bas soloları öncelikli olmamıştır. Pastorius yukarıda tarif edilen dört görevin de altından mükemmel olarak kalkmış bir basçıdır. Bas yürüyüşleri etkileyicidir. Tekrarlı olmayan etkileşimli tarzda rahatça çalmıştır. Funk tarzındaki çalışı ise gayet doğaldır.

Pastorius, Weather Report’un “sound”unu takdir edilir şekilde değiştirmiştir. Basçının akıcı tonu, bazı nota sonlarındaki vibratosu ve enerjik çalışı yapılan müziklere damgasını vurmuştur. Aradığı solisti bulan Zawinul, Pastorius’un bestecilik yeteneğinden de faydalanmış ve böylece grubun repertuarına “Barbary Coast”, “Teen Town”, “Havona”, “Punk Jazz”, “River People”, “Three Views of a Secret” gibi besteler de eklenebilmiştir.

1970′lerdeki Weather Report konserlerinde mutlaka eşliksiz bir Pastorius solosu yer almıştır. Basçı, Jimi Hendrix’i andıran ses efektleri kullanmış ve sanki arkasında ona eşlik eden bir orkestra varmışçasına çalmayı becermiştir. Sık sık, 1976 yılında kaydettiği “Donna Lee” isimli karmaşık bop melodisini çalarkenki dahiyane hızını sergilemiştir.

1982′de kendi grubu “Word of Mouth”u kuran sanatçı yeni bir basçı kuşağının yetişmesinde öncü rollerden birini oynamıştır. Jimmy Blanton, Paul Chambers ve Scot LaFaro’dan sonra en çok taklit edilen basçı olmuştur. 1970′lerde ve 1980′lerde yetişen pek çok basçı, dönemin hakim enstrümanı elekrikli bas gitar olduğu için kendine bir tür örnek aramış ve Pastorius’un açtığı yolda ilerlemiştir. Pastorius’un böyle bir örnek teşkil etmesinde Weather Report’un popülaritesinin yanı sıra hipnotize edici çalış tekniği ve hızı da önemli faktörler olarak kabul edilir. Enstrumanını geleneksel kalıpların dışına taşıyan sanatçı bir klasik orkestra basçısının gurur duyabileceği türden görkemli legato çalışı ve sololarında eriştiği “bas şarkısı” niteliğiyle de büyük etkiye yol açmıştır.

Pat Metheny

Pat Metheny1954 doğumlu gitarist, besteci, grup lideri Pat Metheny 1970′li yıllardan itibaren caz dünyasındaki en önemli isimlerden biridir. 1974-1977 yılları arasında Gary Burton’ın grubundaki soloları ile ön plana çıkmaya başlayan Metheny daha sonra klavyeci Lyle Mays ile kendi grubunu kurarak çalışmalarına devam etmiştir. Temelde Wes Montgomery’den etkilenen gitarist aynı zamanda country müzik tarzını ve Ornette Coleman’ın yaklaşımlarını da kullanarak kendine özgü bir müzik dili oluşturmuştur. Yüksek bir müzikal zevki olan Metheny’nin hassas denge duygusu ve lirik tarzı, akıcı ve doğal sololarında kendini hissettirir. Sanatçı senkoplu ritmleri o kadar yumuşak ve akıcı çalar ki bunlar kulağa senkoplu gelmez. Müzikal olarak Ornette Coleman ve Keith Jarrett’a olan yakınlığından ötürü aynı zamanda bir Jarrett öğrencisi olan Lyle Mays ile mükemmel bir uyum içinde çalar. Mays ve Metheny klavye ve gitar seslerinin elektronik olarak değiştirilip birleştirilmesinde öncü roller üstlenmişlerdir. Yaptıkları müzikte daima bir “berraklık” duygusu hakimdir. Her ne kadar Metheny’nin 1980 sonlarında yaptığı bazı müzikler “New Age” kategorisine girse de bu sanatçının her türlü caz tarzında rahatça yeteneğini sergileyebilen bir “fusion” gitaristi olduğu söylenebilir. Metheny bir keresinde Ornette Coleman ile birlikte epey kaotik bir “free jazz” albümü bile kaydetmiştir.

 

 
Daha Fazla İçerik...
<< Başlangıç < Önceki 1 2 Sonraki > Son >>

Sayfa 1 - 2

Müzik

2012'nin en iyi 5 yerli albümü
Müzik eleştirmenlerinden oluşan ntvmsnbc müzik jürisi en iyi 5 yerli albümü okurları için
Görsel ve işitsel şölen : 2cellos
{youtubejw}anvRij8tft0{/youtubejw}   Başka bir sosyal medya hikayesi daha, youtube a koydukları
MFÖ hayranlarına yeni albüm müjdesi
Türkiye'nin en uzun soluklu gruplarından Mazhar-Fuat-Özkan'ın 'Ve MFÖ' adını verdiği yeni
18. İstanbul Caz Festivali’nde Akdeniz Gecesi
      İstanbul Caz Festivali’nde Akdenizli usta kadın sanatçıların aynı
Arıların Uçuşu
Yuja Wang plays the Flight of the Bumble-Bee (Vol du


Günün Fırsatı

Etkinlikler

Venedik Barok Orkestrası Aya İrini'de!
İstanbul Müzik Festivali izleyicilerinin yakından tanıdığı Venedik Barok Orkestrası, şef
Feshane'ye Ordu çıkarması!
Feshane Ordu Günleri, bugün saat 11.00'de yapılan açılış programı ile başladı. 3 günde 1
Babylon'da Pazar Festivali sürprizi
25 Mayıs'ta gerçekleşecek Soundgarden Festivali sonrasında, Pazar rehavetinizi 'Pazar Pazar
Redd grubu Rusya’ya geliyor
Türkiye’nin tanınmış gruplarından “REDD” Rusya’ya geliyor. 7 Haziran tarihinde St.
Haluk Levent Jolly Joker'de
  Ünlü rock'çı Haluk Levent, konser maratonuna başlıyor. Levent, yarın akşam İstanbul'da

Tüm enstrüman fırsatları için tıklayın !

Şu anda 233 ziyaretçi çevrimiçi

Ödüllü Yarışmalar

VEFATININ 50. YILINDA TÜM ZAMANLARIN ŞAİRİ NAZIM HİKMET'İ SAYGI İLE ANIYORUZ.
  VEFATININ 50. YILINDA TÜM ZAMANLARIN ŞAİRİ NAZIM HİKMET'İ SAYGI İLE
Zeynep Cemali Öykü Yarışması 2013
Çocukları ve gençleri edebiyata yakınlaştıran çağdaş kitaplar yayımlayan Günışığı
2. Vehbi Cem Aşkun Şiir Yarışması
Eskişehir Sanat Derneği, Eskişehir'de şiire büyük emekleri olan ünlü şair Vehbi Cem Aşkun'u
Ruhun Yolculugu

Adrasan Otelleri | Adrasan | Adrasan Bungalov | Bosch Servisi